Ormancılığın 300 yıllık “yaş sınıfları” hikâyesi artık son perdesine yaklaşıyor.
Ayhan Küyük
O şimdi ki modelde ormanı pastaya benzettik. Bir dilimi kes, yerine yenisini dik, sonra sıra diğer dilime gelir. Her şey kolay,hesap kolay ve odun garanti. Ancak o pastanın içindeki hayatı unuttuk. Kuşlar, böcekler, mantarlar, toprağın altındaki milyarlarca canlı, yaşlı ağaçların gölgesinde yaşayan nadir türler… Hepsi o tek tip “dilimin” içinde boğuldu. Orman bir fabrika gibi düz, tekdüze, savunmasız hale geldi. Yangın çıksa, böcek salgınları başlasa, kuraklık vurursa, hepsi birden çökecek. Çünkü bu sistemde orman artık bir ekosistem değil, sadece bir odun çiftliğiydi.
Şimdi 21. yüzyılın kapısında duruyoruz ve orman bize fısıldıyor: “Beni kurtarın, yoksa siz de kaybedeceksiniz.”
21. yüzyıl ormancılığı nasıl olmalı?
– Ormanı tek bir yaş grubuna hapsetmek yerine, her yaştan, her boyuttan ağaç bir arada yaşamalı. Fide, genç, olgun, yaşlı, hatta ölü ağaçlar… Hepsi aynı ormanda. Bu, doğanın kendi ritmi.
– Büyük tıraşlama kesimleri yerine küçük, akıllı müdahaleler: Grup siper kesimleri (0,1-1 hektarlık açıklıklar), seçici kesim (sadece olgun veya hastalıklı ağaçları almak), tutma ağaçları bırakmak (%20-30 yaşlı ağaç korumak). Orman hiç tamamen açılmasın, gölge devam etsin.
– Tek tür monokültür yerine karma ormanlar: Kızılçamın içine meşe, kayın, gürgen, akçaağaç, köknar karıştıralım. Gölge seven türler, yangına dayanıklı türler, su tutan türler… Birlikte yaşasınlar, birbirlerini korusunlar.
– Doğal yenilenmeye güvenelim: Tohum toprağa düşsün, fidan kendi kendine çıksın. Gerekirse yerli fidan takviyesi yapalım ama zorla dikmeyelim.
– Ölü ağaçları, çürük kütükleri bırakalım: Onlar yuva, besin, yaşam alanı. Yangın riskini yönetmek için kontrollü yakma ve bakım yapalım, ama “temiz orman” diye her şeyi silip atmayalım.
– Ormanı sadece odun için değil, çok işlevli görelim: İçme suyu fabrikası, karbon kasası, biyoçeşitlilik apartmanı, sel ve heyelan kalkanı, ruh dinlenme yeri.
Peki bu geçiş nasıl olacak?
Bu bir devrim değil, bir uyanış. Adım adım:
1. Zihniyet değişimi: Ormancılara, politikacılara, halka “Orman sadece odun değil, hayatın kendisi” dedirtmek. Eğitimde, müfredatta doğaya yakın ormancılık ana ders olsun.
2. Pilot alanlar açmak: Karadeniz’de, Akdeniz’de, dağlarda küçük bölgelerde doğaya yakın yönetim denensin. Başarı görülünce yayılır.
3. Mevzuatı güncellemek: Büyük traşlamayı zorlaştıran, küçük müdahaleyi teşvik eden kurallar gelsin. Dağ ormanları, su havzaları, endemik tür alanları “dokunulmaz” ilan edilsin.
4. Ekonomiyi yeniden dizayn etmek: Odun dışı ürünler (mantar, bal, tıbbi bitki, ekoturizm, karbon kredisi) para getirsin. Köylüye “kesme, koru” diye para ödensin.
5. Teknolojiyi kucaklamak: Drone’lar, uydu görüntüleri, yapay zeka ile ormanı 7/24 izleyelim. Nerede ne eksik, ne tehdit altında, anında görelim.
Eğer bunu başaramazsak, dağlar sessizce ağlayacak. Seller çoğalacak, sular çekilecek, yangınlar vahşileşecek, kuşlar susacak, endemik türler yok olacak. Ve en acısı: Çocuklarımıza “Bizim zamanımızda ormanlar vardı” diyeceğiz.
Ama eğer şimdi harekete geçersek, torunlarımıza şunu söyleyebilecekleri bir miras bırakacağız:
“Bakın, dedeleriniz ormanı kurtarmış. Hâlâ nefes alıyor, hâlâ şarkı söylüyor.”
21. yüzyıl ormancılığı budur:
Doğayla savaşmak değil, doğayla barışmak.
Baltayı değil, saygıyı indirmek.
Ve ormana sormak: “Benden ne istiyorsun?”
Cevap basit:
“Beni kendim gibi bırak. Ben seni zaten yaşatırım.

Ayhan Küyük
