Yazarlar-Konular

YADIRGI

YAŞAR KEMAL

Anısına saygıyla

Bekir Dağsever

Yadırgı ağır cezada yarğılanıp hüküm giymiş yıllarca hücreler de yatmış, uzunca bir zaman özğürlük nimetlerinden mahrum kalmıştı. Cezası bitip diriler mezarlığından dışarı çıktığında dost bildiği yol arkadaşlarını bulamamış. Bazıları başka şehirlere, bir yolunu bulanlar Avrupa’ya, kimide sınıf değiştirmiş. Değiştirmeyenler de orda burda perişan haldeydiler. Bu hale düşenlere halk sahip çıkmış olsalardı belki de bu yaşananların hiç biri olmayacaktı.

Yadırgı da köye dönüp babadan kalan toprak artıklarını işlemeye karar verdi. Öğrenciliği cezaevi onu köy yaşamına ayak uydurma da epey zorlandı. Aylarca köyün dışındaki evinin yanındaki bahçe ve tarla da tek başına hiç durmadan çalıştı.

İşin tuaf tarafı kendi bu köylü, düşünceleri duyğuları bu köylü değildi. Zaten köylüler kendine yabancı gözüyle bakıyorlardı. Kendi de köyü yabancı görüyordu. Bu nedenle köylüler ona Yadırğı diyorlardı.

Sonunda yalnızlığa dayanamadı. Bir tanıdığından hem gönüldeş hem eşdeş bulunması için yardım istedi. Bunun içinde köye girip çıkışlarında birini görmüş. Bu gördüğü genç kız için gönlünün bir yerinde kocaman bir sevgi besliyordu. Onun öncesi sonrası olmayan isterik, heykel gibi duruşu gece gündüz aklından çıkmıyordu. Bu güzelliğe hangi erkek dayanabilir diye iç geçiriyordu. Bazıda, Kendi kendine acaba hücre yorgunu birinin son arzularınımı söylüyorum demeden geri duramıyordu.

Tanıdıklarına o kızın yerini tarif etti. Onlar da işinin olabilmesi için bir elbirci bulması gerektiğini söylediler. Kısa zamanda yörenin en meşhur elbircisi ayarlandı. Elbirci işi sağlama alsın diye önden avansı ödendi.

Yadırğı da gece gündüz elbirciden haber bekler olmuştu. Üç beş gün sonra elbirci gereken önemli haberi getirdi. Filan gün filan zaman köyün dışındaki koca kirazın altına Güllüce’nin geleceğini söyledi. Elbirci eğer anlaşırsanız bundan sonra da elimden gelen gayreti esirgemem dedi. Yadırğı bu habere çok sevindi. Elbirciye beklediğinden daha çok bahşişini verdi.

Adam günü gelince saatinden önce koca kirazın bulunduğu yere hareket etti. Yolu tamamlamaya az bir mesafe kala sağı solu gözetlemek için gizlice yüksekçe bir yere güneşin altına oturdu.

Oturduğu yerden çevreyi denetlemeye başladı. Gözleri uzaklara dalarken, baktığı yerde kocaman bir duman bulutu gün ışığını kapatmış. Aslantaş barajının üstüne doğru süzülüyordu

Baraj sularıyla bulutlara bakarken bir anda us âleminin serabi dünyasında baraj gölünün bir tarafından bir tarafına kulaç atmaya başladı. Yorgun bedeni geçmeye gücü yetmeyince, karaya dönmesi çabuk oldu.

Yine kaldığı yerden bulut ve Aslantaş barajı üzerinde duyğu esintisin de kendiyle konuşmaya başladı. Bu baraj suyunun altında; birçok köyler, canlılar, bitkiler suya karışıp erimediler mi? Bu köyler nice sevdaları, nice aşkları, sadakatları, adaletsizlikleri, ihanetleri, acı tatlı anıları savaşları, barışları, destanları ve dahası geceler de/gündüzler de işlenen günahları, sevapları saklamıyor muydu?

Anadolu’da kurulan Hitit imparatorluğunun en büyük yerleşim yerlerinden Kastabala burada kurulmamışımıydı. Tarih öncesi ve sonrası Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı zamanlarında olup bitenleri şu tepelerin şu dağların dili olsa da anlatsa dedi.

Sonra Çukurova’nın yetiştirdiği kralları, kraliçeleri, ağaları beyleri, ozanları yazanları bir bir akla getirdi geçirdi. Karacaoğlan dedi, Dadaloğlu dedi, Elbeyoğlu, Gündeşlioğlu diye sıralarken; Hemiteli Kör Kemal’in Safiye Mehmedi (İnce Mehmet) burlara kaç kere geldi. Jandarma dan kaçıp Kırkğöz’e giderken “İnce Mehmet şalvarının uçkurunu çözdü Düldül’e döndü işedi” dediği yer burası olmadığını kim idda eder ki dedi.

Kör Kemal’in İnce Mehmed’ini Kırkgöz’e ugurlarken aklı çatallaştı. Yaşar Kemal İstanbul’a gideceğim demiş ve gitmiş. Oradaki zor günlerinde aç susuz kalmış Galata Köprüsü’nün altında yatmış. Hayatta kalmak için hamallık, işportacılık yaptığını anımsadı. Acaba Yaşar Kemal’in bu yaşadıklarını benden başka bilen var mı diye kasıldı.

Yaşar kemal’in İstanbul’daki açlığını, susuzluğunu düşlerken birden çocukluk yıllarında anılarında saklı dedesinin anlattığı; ağaların İkinci Dünya Savaşında vergi vermemek için memurları kafaya alıp kazandıkları buğdaylarını kuyuya gömdüğünü, yüz elli koyunu olup elli koyun, yirmi beş ineği, beş ineğim var diyen ağaları düşünürken baraj gölünde oltayla balık avlamaya başladı. Hiç bir balık oltasına takılmıyor yemini alıp kaçıyorlardı.

Sonra birden irkildi baktı ki, Aslantaş barajının üstündeki bulut daha da büyümüş. Yağmurunu buralara kadar getirmek üzereyken hemen koca kirazın dibine doğru yürüdü. Kirazın dibine varmak uzun sürmedi. Uzun bir bekleyişin ardından tekrar Sağa sola iyice baktı.

Görünürde kimsecikler yok. Acaba Elbirci onu kandırmışmıydı. Elbirciye, Elbirciyi bulan eski dostlarına, kendine, Güllüce’ye kızdı. Ardından ne olduysa birden yumşadı. Önceleri benimsemediği köylülerin kendine taktığı ismi kendine şöyledi.

—Hey bre yarum! Yadırğı hey!

Seni kandırdılar diyerek gönlünde geçen elemlerin kabarıp kaynaşmasını önleyemez durumda dokunaklı bir şarkı söyleyerek köyden ayrıldı.

Bekir Dağsever

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir