Karacoğlan Enstitüsü

AZİL OLDUM GÜZELLERE BEY İKEN

Ali OZANEMRE

İslâm dinini yastılar

Beni yârimden kestiler

Koşma türü şiirler, Halk edebiyatının gözde ürünleridir. “Koşma” adının da ‘sözün, saza koşulması’yla ilgili olduğu söylenir. Halk müziğinin en güzel örnekleri arasında koşmalarla sıkça buluşuruz.  

Ela gözlerini sevdiğim dilber diyerek ‘koşma’ya başlamak, en çok Karacoğlan’a yakışır. Hatta bu ve buna benzer kimi söz kalıpları vardır ki bunlar onun tekelinde. Çünkü o dizeleri kuran odur; o, bunun ustası.

Bu sözler, bir başkasının dilinde en azından “aktarma” olur. Böylesi sözlerin, söyleyişlerin “miri mal” olduğu, onu herkesin kullanabileceği doğrudur ama sözün aktarma olduğu, yani o söz üzerindeki Karacoğlan mührü her zaman gösterir kendini.

Karacoğlan dilinde, “Şu yalan dünyaya” denilerek söze girilmişse bunun ardından “Açılmış yanakta gül yavaş yavaş” ya da “Arı konar ak gerdandan bal alır” benzeri sözler değil, doğal olarak yakınmalı sözler gelecektir.

Yalan dünyalı girişten sonra, Fırsat elde iken alıp kaçmadım benzeri hayıflanma sözleri bile uygun düşmez.

Nedir uygun düşecek söz? Ya da Karacoğlan, Şu yalan dünyaya geldim geleli dedikten sonra ne der?

Şakıyıp gülmedim hey zalim felek der örneğin; Bir bağ dikip meyve yetiremedim der; Tas tas içtim ağuları sağ iken der. Der de der…

Feleğin ne zalim olduğunu bilmeyenimiz mi var? Yakamız cırnağına takılmaya görsün bir kez…

Eller göçün çekti bense göçmedim

Yâr elinden dolu bade içmedim

Bilmem hata ettim kusur işledim

Cahilim kıymetin bilmedim felek

Êller dediğine bakmayın. Ola ki yaylaya göç edenler ‘êl’ değil bizimkilerdir. Bizim oba. En azından Ela gözlerini sevdiğim dilberin obası. O da bizim sayılır. Ne ki bu göçün içinde yer alamıyor oluşumuz… O çekip giden göçün içinde biri var, gönlümüzü alıp da gitti; biz buralarda…

Günlerden bahar başlangıcındayız. Göç mevsimi. Obalar, kalkmış çadır çadır, yaylaya doğru yol alıyor. ‘Hadi biz de!’ desek olmuyor. Çok istememize karşın o göçe katılamamışız, katılamıyoruz. Kim bilir nedir önümüzdeki karlı dağ, nedir yollarımızı bağlayan; nasıl bir olumsuzluğun çıkmazı sarmıştır yanımızı, yöremizi…

Yâr elinden dolu bade içmedim…

Bir kusur işlenmiş olmalı. Bu, bir fırsatın değerlendirilememesinden tutun da amacı aşan bir sözün söylenmiş, hoş olmayan bir davranışın sergilenmiş olmasına varana dek bir sürü olabilir. Kim bilir…

Belki de bunlardan hiç biri değil, salt cahilliğimiz söz konusu. Yârin kıymetini zamanında bilememek gibi bir cahilliğimiz…

Sorumlusu? Sorumlusu, felek!

O, hem alnımızın karayazısının sorumlusu, hem cahilliğimizin. Hem de olanaksızlığımızdır kendisi. Kimileyin yalan yere yemin eder, aldatır bizi. Kimileyin verip durduklarını birden keser, dertten mihnetten başka şey vermez olur. Bizi; yapraksız, uzun bir kavağın tepelerinde kuruyup kalmış su kabağı nasıl kalırsa öyle, bir başımıza bırakır. Bırakıp gider, o göçe karışıp giden gibi.

Felek, aynı zamanda dert ortağımız. İçimizi ona çekinmeden dökebiliriz. Biraz kırgın, biraz kızgın, küskün; hesap sorarız:

Êllere yâr verdin el ele gezer

Her daim bana mı garezin felek

Karacoğlan’ın felek dönerayaklı bu koşmasından başka Şu yalan dünyaya diye başladığı başka bir koşmasının ilk dörtlüğü şöyle:

Şu yalan dünyaya geldim geleli

Bir bağ dikip meyve yetiremedim

Alnı mor perçemli kulak küpeli

Yârin duldasında oturamadım

Buradaki bağ dikip meyve yetirememek sözünü gerçek anlamıyla düşünebiliriz. Değişmece bir anlamla da yorumlanabilir bu. Örneğin bir evi barkı olmamak, çoluk çocuğa kavuşamamak gibi… Bir çocuk sahibi olamamayı, çocuk isteyip de bunu elde edemeyene sormalı. Derdi, dertsize değil; dertliye, aşkı da âşığa sormak gerektiği gibi.

Bu dörtlükteki meyve sözcüğünün yerine “gonca”yı konduranları da gördük, dinledik. Bu değişiklikten, ayrıksı bir sonuç çıkmaz ama “gonca” sözü ayrıca karşı cins, sevgili anlamına da gelir; artısı bu…

Perçem, alna düşen saç tutamı; kâkül. Her ne hikmetse sümbül rengini alır alında. Mor bir görünüm…

Mor perçemli yârin kulağı küpesiz olmaz. Ne tür, nasıl bir küpe? Bunun önemi yok. O, kulağına ne tür, nasıl bir küpe takarsa taksın yakışır, yakıştırır. Altın, gümüş, cam (boncuk); halka, damla, yaprak, mengüş… Ne olursa…

İşte böyle bir ışıltının sıcağını yaşayamamış olmak…  Bu sevgilinin duldasında doluyu,  mutluluk badelerini içmek isteyip içememek…

Kaynaklarda, bu dörtlükteki dulda sözcüğünün yerinde gölge sözcüğü var. Anlamca önemli bir ayrıma yol açmaz denebilirse de olması gereken doğru sözcük, yani Karacoğlan dilindeki sözcük, duldadır.

Dulda; karda kışta, yağmurda yaşta, soğukta sıcakta sığınılan yer; ayrıca barınmak, yaşayıp gitmek, geçinmek anlamlarına gelir. Gölge, bu anlam genişliğini verse verse veremez.

Bu koşma, şu dörtlükle biter:

Karacoğlan der ki fenadır fena

Nice bu ateşle yüreğim yana

Derdimin üstüne dert koydun yine

Ağırdır şeleğim götüremedim

Yılgınlığı, usancı dile getirdiği bir başka koşmasının bir dörtlüğünde kahrının yönü “yalan dünya”ya döndürür:

Öteni yokladım öten yoğumuş

Yürü yalan dünya senden usandım

Çok emekler verdim hep zayi oldu

Cesedim içinde candan usandım

Buradaki ceset sözcüğü gerçek anlamda ‘ölü beden’ değil. Belki işe yaramaz oluşu nedeniyle belki yaşanan sıkıntıların getirdiği karamsarlıkla kendi bedeni için “ceset” adlandırmasında bulunuyor. Zaten nasıl olsa bir gün, böyle giderse tez zamanda, ölümle buluşacak.

Bu söz, bu durumun gizliden anlatımıdır. Öyleyse ona şimdiden ceset demek pek de yanlış olmaz. Ama asıl gizil anlam, bedenin genel değil, özel aşağılanmasında. Oysa gerçekte aşağılık olan beden değil, can sıkan durumlar, usanca neden olan şeylerdir.

Canımızdan bezmişsek sözü şöyle sürdürürüz:

Karacoğlan der ki bu bize n’oldu

Koynumuz köpüklü kan ile doldu

Saatim ay oldu günüm yıl oldu

Gelip geçmez kara günden usandım

 Karacoğlan’ın bunlara benzeyen ürünleri içinde belki de en güçlü koşması, yürek ezen aşağıdaki dörtlükle başlar:

 Şu yalan dünyaya geldim geleli

Tas tas içtim ağuları sağ iken

Kahpe felek vermez benim muradım

Viran oldum mor sümbüllü bağ iken

 Felek…

Felek, gerçekten kahpe (mi?)dir.

Ona verilen bu niteliksel ad, öteden beri dişil -kadın- için kullanılmış. Ama kahpelik ne salt kadına özgüdür, ne de Karacoğlan’ın bu sözünde böyle bir özel anlam var.

Dişil olsun, eril olsun… O; dönekse, bizi umutlandırıp aldatıyorsa, hakkımız olan muradı vermiyorsa, verdiği sözde durmamışsa, yani kısaca alçağın biriyse “kahpe”dir. Başka bir şey değil.

Halk anlatılarında, Karacoğlan’ın söylediği son şiir diye bilinen bir destan var. Beni dönerayaklı, sekiz dörtlükten oluşan bu destan şöyle biter:

Karacoğlan der ki yaktın yandırdın  

Ecel şerbetini verdin kandırdın

Emreyledin Azraili’i gönderdin

Hiç de doğmamışa döndürdün beni

Karacoğlan, bu destanında da yaşamı kara yanından ele almış.

Sözün ağzı ister feleğe (dünyaya, yaşama, şanssızlığa…), ister Tanrı’ya yönelmiş olsun o, yanmaktadır, yakınmalar içinde. Daha dün, mor sümbüllü bağdı; şimdi viran. Nicelerinin olduğu, nicelerimizin olacağı…

Artık ne mor sümbüller, ne de mor sümbüllü kâkülüyle güzeller… O bağdan belki baykuş bile çekip gitmiştir. Çünkü bir baykuşun tüneyebileceği bir duvar, bir dal bile kalmamış. Dahası da var:

Aradılar bir tenhada buldular

Yasladılar şıvgalarım kırdılar

Yazbahar ayında bir od verdiler

Yandım gittim ala karlı dağ iken

Belki kendi adına, belki de ozanların sıkça yaptığı gibi başkası adına bir sıkışmışlığı, başkalarınca kıstırılmışlığı anlatıyor burada. Bunu yapanlar, belki sevgilinin istemez yakın akrabaları, belki onu bizim gibi seven, onu bizden kıskanan birileri… Kimsesiz, arkasız, dost yardımından uzak, yalnız kaldığımız bir an olmalı.

Yaslamak sözcüğü derlemelerde, yaslanmak biçiminde yer alıyor. Doğrusu bu eylem, “yaslandılar” gibi dönüşlü değil, “yasladılar” gibi düz-etkin olmalı.

Yaslanmak; bir şeye -örneğin düşmemek, tutunmak için- dayanmak demektir öncelikle. Yaslanılan, bu nedenle kırılsa bile, yapılan eylemde, kırmak gibi bir kasıt, belirgin olarak öne çıkmaz. Oysa yaslamakta, yani dal gibi bir şeye çökerek, ona yönelik güç uygulama durumunda; ‘kırmak, zarar vermek’ amacı var.

Farsak (Varsak) Türkmenlerinin günlük dilinde ışkın sözcüğüyle de karşılanan şıvga, daha çok ağaç türü bitkilerin yanlardan ya da dipten verdiği genç dalların adıdır. Çöküldüğünde kolayca kırılır.

Ulu çınar ozan da kendini, taze sürgünleri hoyratça çökülerek kırılan ağaca benzetiyor. Edebiyatta bu anlatıma ‘kapalı eğretileme’ denir. Demek ki Yasladılar şıvgalarım kırdılar, dizesiyle -somut ya da soyut anlamda- ‘dalımı, budağımı, kolumu kanadımı kırdılar, deniyor. Bu da yaslanmaktan çok ‘yaslamak’la olur.

Yazbahar ayı, bahar bitimi, yaz günleri başlangıcı. Ömrümüzün olgunluk dönemleri…

Bu mevsimde deli yeşilliklerimiz kurumaya başlar. Artık her türlü ateş, tehlikelidir. İşte tam da bu sırada bir od verilir; daha dün denecek yakın bir geçmişte ala karlı dağ gibi bir yiğitken yanar gidersin…

Od…

Deyimlerde, özellikle atasözlerinde hâlâ varlığını sürdüren bu sözcük, eski Türkçe’de ateş demektir ki somuttan çok soyut bir anlamı vardır. Sözgelimi ‘aşk ateşi’dir, ‘sevda’dır. Bu odu herkes veremez; verebilenler, vermesi gerekenler verir.

Buradan şöyle bir yoruma varmak da olanaklı. Bambaşka, çok daha kestirme bir yorum:

Bizi tenha yerde bulan, böylesi tenha yerlerde daha önce bize nice umutlar verenin ta kendisidir. Son bir kez daha o tenhalarda buluştuğumuzda olmazlanmış, bizden yolunu ayırmıştır. Bu, şıvgalarımızı çöküp çöküp kırmak değil de ne? “Yazbahar”ımıza od düşürmek değil de ne?

Bu dizelerde, sıradan bir durumun öykülenmediği; uçları açık sözlerle, bize bizim kadar yakın olan sevgilinin yaptığı kötülüklerin anlatıldığı biçimindeki yorumu doğrulayan bir dörtlük var. Aynı koşmanın 3. dörtlüğü:

Farımaz da deli gönül farımaz

Akar gözlerimin yaşı kurumaz

Bundan geri benim hükmüm yürümez

Azil oldum güzellere bey iken

Ali Ozanemre.
1950’de Osmaniye Düziçi Akdere-Farsak köyünde doğdu.
Kendi köyünde henüz ilkokul yoktu. Bu nedenle ilkokulu, çevre köy okullarında okuyarak bitirdi.
İlkokul sonrasında Düziçi İlköğretmen Okulu’nu (1970), ardından Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nün
Türkçe bölümünü bitirdi (1973). Ortaokul, lise ve Düziçi Eğitim Enstitüsü’nde Türkçe-edebiyat
öğretmeni olarak çalıştı. 1999’da emekli oldu. Emekli olmadan önce Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’ni bitirmişti. Halen Adana Barosu’na bağlı avukat olarak Adana’da yaşamaktadır.
Şiir, öykü, deneme, inceleme türünde ürünleri sanat edebiyat dergilerinde yayımlandı.
Ali Ozanemre bir halkbilim araştırıcısı ve pek çok kitapları vardır.

aliozanemre@gmail.com

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir