YAPILI PINAR-LAR
Musa Tolu
Sayın okur,
Bu siyasi bir değerlendirme iddiasında olmayan bir yazı. Bir anının, onlarca yıl sonra açığa çıkardığı yalın bir tespit.
Amanos’ların batı başlangıcındaki dağların yamacında bir köyde doğdum. Çocukluğum burada geçti. Halâ da köyümle ilişkim devam eder. Köyümün sınırları içinde, kuzeyden güneye akan, önce Andırın Çayı ile birleşen, sonra da Ceyhan Nehri’ne katılan üç tane dere var. Yamaçlarda bu dereleri besleyen sayısız pınar ve çaygaralar… Daha 30- 40 yıl öncesi bu dereler ve çıkaklar hem içme hem de bağ bahçe sulamada ihtiyacımızı karşılarlar, analarımız bu derelerin bir kuytusunda veya pınar başlarından birinde çamaşır yıkalardı. Haftalık banyolarımızı çalı diplerine, kendi ölçüsünde zulalara kurulmuş bu donnuklarda yapardık. Bu derelerde veya pınar ayaklarında; adına “ıslak yuma-yıkama” denilen çul, çuval, kilimler de yıkanırdı, çınar ağacından yapılmış tokaçlarla. Aynı zamanda hayvanlar ya da yün, kıl gibi üretim araçları da bu akıntılarda temizlenirdi.
Hepsinin de özel adları vardı bu derelerin ve onlarca pınarın, çaygaranın. Maraş Deresi, Kale Deresi, Fetene Deresi. Hıdır’ın Oluğu, Kaya Pınar, Çatal Oluk, Göz, Dutlu, Bayır Koz, Iglıkçı’nın Pınarı, Döndü Çaygara, Taş Harman, Karaca Pınar, Kavaklı, Koca Pınar, Nedirlioğlu… ve diğerleri. Bunlar, yerden veya yamaçtaki bir taş dibinden, büngüldeyerek çıkar, bazılarının önünde küçücük bir göz veya gölet oluşur, bazıları da ardıç ağacından yapılmış tahta oluklardan akarak ulaşırlardı dış dünyaya, toprağa ve bize. Hepsi de buz gibi soğuk, cam gibi duruydu. İstinasız hepsinin ayağında diz boyu ıspatan (su teresi) ve Torosların öz kokusu yarpuzlar (yabani nane) göverirdi.
Ama, bunlardan farklı üç tane pınar daha vardı köyümde. İfade ettiğim gibi diğerleri gözlerinden, oluklarından doğal olarak akarken; bu üç pınar, imarlıydı(!). Beton bir kaideleri vardı ve pas içinde kalmış demir bir borudan akıyorlardı. Yaklaşık, iki metre eninde, 60 santimetre kalınlığında ve iki buçuk, üç metre uzunluğunda beton bir kaideydi bu. Önlerinde kırk santimetre eninde, altmış, yetmiş santimetre boyunda yine betondan bir tekneleri vardı. Bir de tam alınlarının ortasında betona gönülmüş 10X20-25 cm. boyunda bir aynaya sahip olma ayrıcalığındaydılar bu abideler(!)
Pınarlar arasındaki farkı, o yıllar soramaz, sorgulayamazdım. Ötekilerin bir adı olduğu gibi bunların da bir adı vardı tabii. Bu ad hepsi için ortaktı ve bunlara “Yapılı Pınar” deniyordu. Yapısı; paslı oluklarının üzerine kondurulan, estetikten, sanattan, özenden uzak kapkara beton bir bloktan ibaretti. Ama, olukları pas içinde olsa da demirdendi, altına bir kova konulmayacak kadar alçak tekneleri ve de aynaları bile vardı. Ne lüks ne konfor değil mi? Orakta, ot biçmede, sabanla bir çizi toprağı akşama kadar, “ho ho, ho ha ho!” nidasıyla açmaya çalışan rençperin, çiftçinin saçları dağınık mı olsundu? Öküzlerini, atlarını “Yapılı Pınar’ın” yalağında sulayan, güğümünü veya çam bardağını paslı da olsa demir oluktan dolduran, kadın erkek her köylünün saçlarını aynada taraması bir “Muaşeret” kuralı değil miydi? Günün başbakanı gibi briyantin bulamıyorlarsa da dağınık mı kalsındı haftada, on günde ancak su ve sabun görebilen sırma saçları?
Çok sonra öğrendim bu “Yapılı Pınarların” diğerlerinden fakını. Bu eserler(!), zamanın pek demokrat, liberal, hür teşebbüs taraftarı, dininde, diyanetinde olan bir hükumetin seçmenlerine bir lütfu, bir hediyesiydi. Köylerde okul, öğretmen yoktu, yol yoktu, sağlık evi yoktu, doğum kontrolü yoktu. Doğan iki çocuktan biri, bir doz ateş düşürücü bulamadığından daha üç aya varmadan ölüyordu. Ayakkabı ham çarık, elbise Kayseri keteni elifiydi! Ama ne gam; yapılı pınarları vardı, demir oluktan su içiyorlardı; kasket bulamayan “kasketliler”! Sonra az mı çaba harcanmıştı, bu yapılı pınarların inşasına? Dağ başındaki köylere yol yoktu ama üç-beş torba çimentoyu yapılı pınarlar gibi devasa bir eserin tesisi için kaynak başlarına taşıyacak sayısız eşek vardı yoksul köylüde? “Beyefendi” Başvekilimizin bu ihsanı için, imecenin lafımı olurdu canım? Pınarlarımız ayağa kalkacak, önüne tekne yapılacak, ardıç oluk da neymiş; demir boru varken. Üstelik bir de ayna; hem de avuç içi kadar! Var mı daha büyük nimet ve hizmet?…
İşte buydu bizdeki en alt/en üst seviyedeki popülizm yani halk dalkavukluğu. Köyde; okul yok, yol, köprü, baraj, sulama kanalı yok. Ülkede sanayi yetersiz, il merkezlerinde bile lise yok, üç tane üniversite, kapatılan köy enstitüleri, savsaklanan sanat enstitüleri, tarım ilkel, üreticiye toprak yok ama ne gam; yapılı pınarlarımız var!
*
Ya bu dünyayı bölüştüğümüz/ bölüşemediğimiz komşularda o yıllarda “hal ve gidiş” nasıldı? Neydi bir avuç kürenin diğer ülkelerindeki ahval ve şartlar? Sovyetler 22 milyon şehidini daha defnedememişti anıtlarına. Fransa neye uğradığının farkında değildi. Almanya ve Japonya’da bir tek dik duran nesne yoktu. Portekiz, İspanya hala Faşizmin demir halkasındaydı. Çin beş yaşında bebek, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda hala “Majestelerinin” av sahasıydı. Ya bir parmak boğumu kadar, daha dün binlerce Mehmetçiği şehit vererek, Kominizim ablukasından(!) kurtardığımız Kore’de evler sazdan, yataklar hasırdan taş devri dönemi yaşanıyordu.
Ya bugün; ne fark var yetmiş yıl öncesinden?
Sorular/sorunlar Buda heykeli gibi ortada dururken; bizi yönetenler yine kenar süsü yapmakla meşguller, sınav kağıtlarına. Eğitim verilerinde, hukuk normlarında, ifade özgürlüğünde, milli gelirde, patent üretiminde, sanatta, sporda, okur oranında…; her yıl basamakları ters inerken, Suriye’nin yarısı silahlarımızın gölgesinde(!) ama dört milyon aç insanı da kaşıkları cebinde bizim soframızda. Tanrı’nın izini ve inayetiyle, Ayasofya ibadethane, Çamlıca’ya yüz bin kişilik cami. Yerli otolarımız karayollarına, milli uçaklarımız hava koordinatlarına sığmıyor! Ülkede şeker, kâğıt hatta kibrit bile üretilemiyormuş; ne gam. İmam okulu sayımız altı bini aştı…Ordu tekrar “Ast subaylarla” yönetilirken, üniversitenin “kara cüppelilerini” bile aratıyor günün kara yobaz rektörleri ve uşakları…
Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik; döndük baktık aldığımız yol bir arpa tanesi kadar. Beştepe’ye, Ahlat’a, Göcek’e saltanat sarayları, İstanbul Boğazı’na 3. Köprü, Körfez’e viyadük. Ne kadar çok kaynak israfı bunlar? Yetmiş yıldır sürdürülen bu talan ve yıkım her on yılda bir alev gibi yalıyor, yakıyor ülkemizi ve insanımızı.
Yıllar sonra köyümde, yıkıntılarını yeniden gördüğüm o “Yapılı Pınar” lardan birinin ben de uyandırdığı soru; bizden sonraki kuşak, acaba ne düşünecek, neler yazacaklar bugünkü popülist harcamalara ve uygulamalara?..

Yapılı Pınar’lardan birisi

Yapılı Pınar tesislerinden bir diyeri

Bir başka Yapılı Pınar halk hizmeti.
Musa TOLU: 1955’te Andırın’ın Beşbucak Köyünde doğdu. Düziçi İlköğretmen
Okulu’nu, Ç. Ü. Ziraat Fakültesi’ni bitirdi. Çukurova Üniversitesi ve Sabancı Holding
bünyesinde uzman mühendis, yönetici olarak 25 yıl çalıştı. Sözlü halk kültürü üzerine
inceleme ve derleme çalışmaları yaptı. Folklor araştırmaları konusunda üç kitabı (ÇFÜM 1,
ÇFÜM 2, ÇFÜM 3) yayımlandı.
(İletişim: musatolu@gmail.com)

Musa Tolu , Yapılı Pınar yazısıyla , edebiyat, söz söyleme sanatı ve politikayı iç içe ustaca anlatmak yazarımızın özelliğidir. Üretken yazarımız bize nice ürünler verecektir.