KURALSIZLIK ÖZÖLDÜRÜMÜ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
(BU USALMAZ KURALSIZLIK ORTAMINDA TEK YOL “KENDİNİ ÖLDÜRME” MİDİR?)
Gökhan Çağlayan
… Her şey cehennem
bir bakışta
ve cehennem
başarılmamış bir savaştır
Turgut Uyar
–Özöldürüm acısızdır.
Birçok değişim ortaya getirir.
İstersem onu seçebilir ya da bırakabilirim.
Coni Mandel ile Maykıl B. Altman
(Bu İngilizce ırlam sözlerinin çevirisi bana değgindir.)
Çokkatlı yapılar, özellikle gökdelenler üstüne üstüne geliyor gibiydi;
bütün o taşıtlar ava çıkmış yılkılardan ayrımsız değil miydi?
Başkalarıysa düpedüz “karabasan gördürmecileri” olup çıkmıştı.
Süremler de öldürülmüştü ha! Gene de, ağaçlardan dökülüşeduran
yapraklar ona başarısızlığını, yitikliğini, giderek olup bitenlerin
bomboşluğunu, boşu-boşunalığını duyurup anımsatıyordu. “Yaşam”
diye bir nen kalmamıştı işte. Bir arayoldan geçerek o işlek mi işlek
uluyola vardığında duraklayıp bakındı. Orada öteye beriye
koşuşturaduran kişileri görünce, dahası, yeryüzünün uçsuz bucaksız
evrenimizdeki ufacıklığını düşününce, “Acınası bitik, yitik kişiler!
Acınası ufak yeryüzü!” diye yazıklandı. Çaba göstermesi için hiçbir
neden yoktu, bırakılmamıştı. Ah, tini ne denli çok üşüyordu! Kötücül
bir doğaüstü güççe birdenbire başka, son-kerte tiksinç, ürkütücü bir
evrene çekilmiş, böylece bütün güzellikleri bir çırpıda yitirmiş gibiydi.
Arada birse kendi anılarının hiç tanımadığı başka birinin yaşamına
değgin anılar olduğu sanısına kapılıyordu. Demek geçmişteki
varoluşundan o denli çok kopup uzaklaşmış, eski kendisine o denli
çok yadlaşmıştı. Sanki – hani yok mu! – onu tedirgin ededurup üzüm
üzüm üzen kimselerin hepsi bir gün bir araya gelip onun karşısına
çıkacaktı; onların sözcüsü, “Biz bütün yaptıklarımızı seni sınamak
üzere yapıyorduk. Gerçekte senden yanaydık anlayacağın. İşte, sınavı
başarıyla vermiş bulunuyorsun. Artık tek başına acı çekmeyeceksin,
hepimiz birlikte güzel günler göreceğiz.” diyecekti. Oysa bu olacağına
bunun tüm tersi olagidiyor, demek onun içinde bulunduğu topludurum
gitgide daha kötü bulunuyordu. Yitikçe gece başlangıçları, yaman mı
yaman geceler ile apacı gündüzler kısırdöngüsünü bir-türlü kıramıyor,
kıramadıkça daha çok acı çekiyordu. Bir gün geldi, dayancası, dayancı
hiç mi hiç kalmadı: Bir “umar” gerçekten yoktuysa ya da savaşım
vererek bütün olumsuzluklardan sıyrılma gerçekten olanaksız, olasısız
bulunuyorduysa kendisini bir kıpı önce öldürüp bütün
olumsuzluklardan kurtuluvermeliydi. (O “büyük acı” sonsuza değin
çekil[e]mezdi!)
*
Kuralsızlık – kabaca bir tanımlamayla – birey ile toplum arasındaki
“ilintisizlik”tir. Ayrıca bir toplumun varolan durumu ile daha-önceki
durumu arasında değerler bakımından bir kopukluk varsa kuralsızlık
söz konusu edilebilir. Kişi, kendi değerleri ile toplumun değerleri
arasında hiçbir ilintinin bulunmadığını, daha kötüsü, kendi değerleri
karşısında başkalarının “değersizlik” içinde var (!?) olduğunu ya da
yalnızca akçaya değer verdiğini ayrımsarsa, giderek ortada “toplum”
diye bir nenin kalmadığını, onun yerine kötücül bir yığışımın
yaratıldığını anlarsa kuralsızlık en yaman biçimiyle ortaya gelir.
Böylece kişiyi kaygılıca bir “ayrımındalık” yiyip bitirmeye başlar:
Başkaları onu tozan denli çok değersememekte, önemsememektedir;
buna karşılık olarak kendisi, başkalarının bir “yağızyer” olduğu
kanısına varmıştır. Dayangacı, tutamağı bulunmayan, dahası, kendi
değerlerine dayanarak kendisini gerçekleştirmesi olanaksız kılınmış
kişi çok geçmeden bir sorunlar batağına saplanakalıp oradan hiç mi
hiç kurtulamayacağına inanarak kendisini öldürüp bütün o
saçmalıklardan, bu arada acılardan kurtulmayı düşünür olur. İşte,
“kuralsızlık özöldürümü” tüm o durumda gerçekleş(ebil)ir. Öyle ya,
kişi kendi isteklerini gerçekleştir(e)meyecekse, giderek salt acı ile
sıkıntı çekecekse neden onca çok çabayı gösterip durmaksızın bitkin
düşerek yıpranacaktır! Sipsivri kalakalmak için mi ya da pisi pisine
yitip gitmek için mi?!.. Öyleyse, yanmak gerçekten solup gitmekten
iyidir! (Kim bilir, kişi yanmadan kendisini yakaduranlardan en az
birini yakıp yok edivermelidir.)
Ancak, kuralsızlık kişinin kendi istenci dışında ortaya gelen, dahası,
düzce, kesinlikle istemediği bir durum olmakla birlikte, kuralsızlık
özöldürümü bütünüyle kaçınılmaz mıdır? Demek kişi kendi
çabalarıyla yok edemediği kuralsızlık karşısında kendisini öldürme
baskısında mıdır? Yoksa – bütün sorunların birer çözümü
bulunduğuna, bulunması gerektiğine göre – kuralsızlık
özöldürümünden kaçınma, daha doğrusu, kuralsızlığın yarattığı “iç
yağızyeri”ni giderip kurtuluşa erme olanaklı mıdır? Olanaklıysa
kişinin bunu başarabilmek için nite bir donanımı bulunmalıdır?
Üstelik kuralsızlıkla savaşma tüm olarak neleri yapmayı gerektirir? Bu
sorulara yanıt verebilmek için kişinin 2 özsel gücüyeterliğini ele alıp
2. “Kişi” sözcüğüyle gerçek, demek duyan, düşünen, anlayan, bilen, ödev ile
sorum duygularıyla davranan, kendilerini geliştirerek özgürleşmeye, başkalarını
özgürleştirmeye çalışan, “güzel yaşam ülküsü” uğrunda savaşım vereduran iyicil
içinde bulunageldiğimiz topludurumun, demek alçak düzensizliğinin
ya da bağlantılı kötülük dizgesinin yarattığı alabildiğine elverişsiz,
kötül durumları, koşulları, başka bir deyişle, “yaman ülke”yi 3
çözümlemek gerekir. Şundan ötürü..: Dağ ne denli ulu olsa yol
üstünden aşar; kişiyse bütün güçlüklerin üstesinden gelebilecek,
sorunların hepsini çözebilecek, çözmesi gereken bir varlıktır. 4
Doğallıkla tek başına değil, demek birliktelikle… Ayrıca yapılacaklar
yaman ülkede kalakalıp tükenedurmak için değil, yaman ülkeyi
kaldırıverip kişice bir yaşamın sürülegittiği yahşi bir yurt kurmak
üzere yapılacaktır, demek yapılmalıdır. (Var olmaması gereken var
edildiyse var olması gereken haydi haydi var edilebilir. Demek güç
olan yanlış yapmadır; yanlışçılığın sonuçlarıysa karayıkımsaldır.
Buysa bizi ülküsel bir yaşamı gerçekleştirmenin şimdiki yağızyeri
yaratmadan kolay olduğu gerçeğine götürür. [Üstelik yağızyerde
kalakalma – sonuçlarının karayıkımsal niteliğinden dolayı –
olanaksızdır. Sözü edilegelen “sürdürülebilirlik” kavramını bu
yaklaşımla ele alıp kullanmak gerekir.])
He, kişi gücüyeter bir varlıktır. Kimse bütün sorunları tek başına
çözü-çözüvererek yeryüzünü büsbütün kurtaramaz; o ayrı. Gelgelelim
kimseleri demek istiyorum; yoksa yeryüzünde – yazık ki! – tümen tümen
bulunan, gövdeleri kişi gövdelerine benzese de tinleri var olmayan, bundan
ötürü, yalnızca kötülük yapan “yaşamkıranlar”ı ya da yavuzları değil.
3. Yaman ülke bir gösterimce ile yazın düşlemi ya da kurgusu olmanın ötesine
geçip bizim kendi ülkemiz olup çıkmıştır; daha doğrusu, bizim kendi ülkemiz
yaman ülke durumuna düşürülmüştür. Bundansa son dönemdeki ülke
yöneticileri sorumlu olduğu gibi daha alt basamaklarda yönetici konumunda
bulunan yaşamkıranlar ile yaşam varmış, dahası, güpgüzelmiş gibi, yeryüzünde
hiçbir sorun yokmuşçasına, ülkemizin, kendi durumlarının gitgide daha iyi
olduğunu sanarak çılgınca üreyip tüketmeyi sürdüren, kendi günlük ya da
olağan işleri hepten “yanlışçılık” üzere olan yığınlar sorumludur.
4. Gerçekte bu düzensizliğe “dizge” adı da verilemez. Ancak, böyle bir
karmaşık bütünü anlatmak için daha uygun bir sözcük bulamadığımdan onu
kullanmaktayım. Yoksa dizge usauygun bir bütünlük ile düzenlilik gösteren
oluşumlar/yapılar için kullanılmalıdır. Bu alçak düzensizliğiyse en usaaykırı,
bölük pörçük karışıklıktır.
bir kişi bir kişidir. Demek tek bir kişi bile olumlu ayrımlar yaratabilir,
yaratmalıdır. Başkaca kişinin sorun çözme yeteneği en az sorun
yaratma becerisi denli gelişkindir. Bundan dolayı, varolan durum ne
denli umut-kırıcı olursa olsun, olumsuzlukların çokluğu ile
giderilmezliği karşısında kopkoyu bir umutsuzluğa kapılıp kendisini
kapıp koyuvererek savaşım vermeyi bırakma, kişiye yara(ş)maz.
Kişiye yalnızca bilgisiz, bilinçsiz alıcı, tüketici, işgören olma
davrancasının biçilerek “Akça için bütün kuralları çiğneyebilirsin,
çiğnemelisin de. Aktöresizlik senin ‘başyasa’n olmalıdır.” iletilerini
göndereduran başakçacılık ya da onun uygulaması olan bağlantılı
kötülük dizgesi, boyuneğmenin de, kendini öldürmenin de “bağışlatıcı
neden”i değildir, sayılamaz. Bu bağlamda sözü edilmesi gereken en
önemli kavram savaşımdır. Demek savaşım vermeksizin yelkenleri
suya indirip yitim yoluna girme yanlış olduğu gibi yeterince çok çaba
göstermemişken yaşamdan geçme onanamaz. Savaşım kuşkusuz tek
başına verilmemelidir. Şundan ötürü..: Tek-kişilik kurtuluş da yoktur,
tek-kişilik yaşam da… Kişi tek-başınalıktan kurtulmaya çalışırken
başkalarından dayanak görerek önce kendi yitikliğini silkip atmalıdır,
sonra öbür sorunları gene başkalarıyla çözmeye çabalayıp çözmelidir.
Yoksa üzüm üzüm üzülüp kendisine de, yaşama da yazık etmenin
ötesine geçemez. (“Üzüntüyü bırak, yaşamaya bak.” ilkesözünün
gerçek anlamı budur; yoksa o, hiçbir neni sorunsamayıp sorunlar
batağında aymazca yokluğa karışma öğüdü [!?] değildir, sayılamaz.)
Gelgelelim kişi gerçekten kurtulabilir mi? Özaldatıya, yanılsamalara
kuşkusuz yer yoktur. Aşırı iyimserlikse aşırı kötümserlik denli
sakıncalıdır. (“Orta yol” olan gerçekçilik yolunu tutup varolanların
hepsini var olduğu gibi görmek gerekir.). Demek benim sözünü
ettiğim kurtulma, önce göreli bir olumluluk ortamında bulunmaya
başlama, sonra kişisel düzlemde, bark düzleminde, en yakın çevreden
başlayarak bütün ülkede, giderek yeryüzünde iyilikli işler yapıp
olumlu ayrımlar yaratma yoluyla “güzel yaşam”ın kurulmasına
katkıda bulunma biçimindeki bir kurtuluştur. Aldırmazlığın,
aymazlığın, dahası, tinsizliğin yarattığı acısızlık, “kurtulmuşluk”
demek değildir; tersine, bitiklik ile yitiklik kipinde debelenmekliktir;
bundan ötürü, hiçbir biçimde onanamaz. (Acısızlığa en yüksek
ayrımındalık ile bilinç düzeylerine ulaşmış, duyar mı duyar bir
kişiyken erişmelidir. [O durumda acısızlığın tadına gerçekten
doyulamaz.])
Kurtulmak isteyen, o uğurda, demek olumlu yönde çaba gösteren bir
kişi özlemini er geç gerçekleştirip kurtulacaktır. Yalnız bunun
alabildiğine çetin bir süreç olduğunu, demek ha deyince
kurtulunamayacağını, kişinin o yolda bata çıka ilerleyeceğini
bilmelidir. Gene de, sonunda kurtulacağını bilen kişi bütün o acıları,
güçlükleri göze alıp onlara göğüs germelidir. “Ya kurtulmayı
başaramazsa?..” diyeceksiniz. Kuruntu, kişinin baştan yitirmesine yol
açar. Oysa yola çıkan yolda kalmaz. Demek kurtulmak isteyen,
kurtulmaya çalışan kurtulur. He, bu düzensizlikte, demek alçak
düzensizliğinde doğruluk, güzellik ile iyilik yolunda ilerleyedurarak
kendisini büsbütün gerçekleştirmek isteyen biri için nice olumsuz
etmen ya da “engelleyici” vardır. “Baştan sona karabasan” kipinden
çıkıp erince kavuşma en güç iştir anlayacağınız. Oysa başarılması
gereken en önemli iş tüm budur. Kısacası, bu bir ölüm kalım
sorunudur. Eşdeyişle, kişi kurtulacaktır ya da kendisini öldürerek yok
olacaktır. Bu bağlamda “üçüncü durumun olanaksızlığı”, demek orta
yolun bulunmaması, kişinin kurtulma isteğini bileyip o uğurda
savaşma gücünü çoğaltmalıdır. (Savaşım verirken hiçbir nenden,
kimseden korkmamalıyız: Korku – yarattığı güçsüzlük duygusundan,
giderek umarsızlık sanısından ötürü – “yok-olum”a yol açar.)
“Bütün bunlara ne gerek var!?” ya da “Bütün bunların ne yararı
var?!” diye düşünüp kopkoyu bir umutsuzluğa düşekalma,
bezginleşme, kendini kapıp koyuvererek özezerlik gütme, giderek
kendini öldürme pek kolaydır; güç olansa sorunların çözülmesi için
savaşım veredurarak güzel yaşam ülküsünün gerçekleştirilmesine
kendince, elden geldiği denli çok katkıda bulunmadır. Çoğu kişi o
denli derin düşünmez, giderek hiç düşünmez de akıntıya kapılarak ya
da sürüye katılarak bomboşluk ile boşu-boşunalık üzere, aşırı kötü bir
alışkanlık ya da alışkınlık olarak, dahası, içtepisel bir biçimde, demek
gövde/yılkı yaşayakalmak istediğinden sözümona yaşayagider,
gerçekteyse tüketip tükenmekten başka bir nen yap(a)maz. Gelgelelim
gerçek kişiler için “kişi varoluşu” o denli kolay, yalınç bir olgu
değildir. Üstelik kişi kendi varoluşunu ya da varlığını usauygun,
gönlün onayacağı bir biçimde gerekçelendirerek yaşama
baskısındadır; yoksa kuşatılmış, yalıtılmış, yitmiş bir durumda düşe
savrula yokluğa karışma baskısında değildir. Kuralsızlık, işte, o
gerekçelendirmenin olanaksız kılındığı durumdur. Akıntıya
kapılmayan, gelgelelim akıntıya kürek çeken biri, çok geçmeden
kuralsızlık özöldürümü üzerinde ölçünmeye başlayacaktır. “Benim
görmek, işitmek, yapmak istediklerim şimdi görüyor, işitiyor, yapıyor
olduklarımın tüm karşıtları! Demek (var) olması gerekenler bunlar
değil, bunların tersleri!” diye düşünür oldunuz mu yağızyer kuyusuna
düşüverirsiniz. Ancak, “yağızyer kuyusu”ndan çıkılamaz mı?!
Usangınlıkla “Bütün bunları bir kıyıya bırakıverip şu sorunun
yanıtını açıkça verseniz e!: ‘Kişi kurtulacak mı, kurtul(a)mayacak
mı?’” diyebilirsiniz. Gerçekten günün sonunda önem taşıyan,
bilgeliksel düşüntüler bütünü ya da kuramsal çözümler denizi değildir;
kişinin kurtulup kurtulamadığıdır, kurtulamadıysa – en azından –
yakın gelecekte kurtulup kurtulamayacağıdır. Bu bağlamda kişisel
düzlemdeki dışsal etmenlerin, kişinin içinde bulunduğu topludurumun
nitelikleri büyük ölçüde belirleyici olduğundan yukarıdaki soruya
genelgeçer bir yanıt verilemez. Ancak, şu söylenebilir, söylenmelidir:
Kara gün kararakalmaz, koçyiğit bunalıp ölmez. Ayrıca şunu
söylemek gerekir: Geçit buluna, derin ola; yol buluna, uzun ola. Başka
bir deyişle, kişinin isteyip çabalayarak çözemeyeceği hiçbir sorun
yoktur, var olamaz. Asal güçlük, tek-başınalığın yarattığı olumsuz
duygulardan, düşüncelerden ileri gelmektedir. Dahası, kimse bir ada
olmadığından – gerçekte – hiçbir sorun tek başına çözülemez.
Doğrusu, “tek-başınalık” başlıbaşına bir sorundur, çok büyük bir
sorundur da. He, kişi kurtulabilir; dahası, ne yapıp ederek
kurtulmalıdır. Gelgelelim kendi bellibaşlı sorunlarını – çözmesi
gerektiği üzere – çözse de yeryüzündeki bütün sorunların bugünden
yarına çözüleceğini ummamalıdır. Yeryüzündeki bütün sorunlar
çözülmelidir; o ayrı. Kişi öncelikle kendisine düşenleri yaparak kendi
yağızyerinden kurtulmayla yükümlüdür; yoksa kişiliği, yeryüzünü tek
başına kurtaramaz. Gene de, bir düşünürün dediği gibi, evrenin
bütününden sorumlu olduğunu pekiyi bilmelidir.
Güçsüzlük duygusu besleyip umarsızlık sanısına kapılırsanız,
görmezi görmezine yazgıcılık güderseniz, aşırı kötümserlik yüzünden
eylemsizliğe düşerek bildik sorunlar batağına gömülekalırsınız.
Demek kurtulamadığınız gibi gittikçe daha kötü bir duruma
düşersiniz. Ancak, öyle olması kaçınılmaz değildir: Güzel yaşam için
seçenekler ile umarlar tükenmez: Bir kapı örtülürse başka bir kapı
açılır; bir yolun bitimi başka bir yolun başlangıcıdır; Güneş bir doğar,
bir batar; gecelerse yalnızca karayıkımlara gebe değildir. Doğallıkla
gerçekçi olmak, kalmak gerekir: Yaşam türlü kurtulma olanaklarını
içinde taşıdığı gibi nice çekinceye yataklık eder, sayısız dokuncanın
barınağıdır da. Üstelik neyi aradığını bilmeyen hiçbir nen elde
edemez. Benzer bir biçimde, aramayan bulamaz. Dayanç, direşkenlik
ile yılmazlık göstererek başarı kazanmayı bilmek gerektir. Yoksa
kişinin kendisini kuralsızlıktan ötürü öldürmesi gerçekten işten
değildir. He, eksik kaladuran kişi yaralandıkça yaralanır. Gelgelelim
kişi eksik kalakalmaya yargılı değildir ya da kişinin “kötü yazgı”sı
yüzünden yitiredurup yitegittiği savlanamaz. (Yazgı bomboş bir
inançtır. Yargılılıksa bu bağlamda söz konusu edilmemesi gereken bir
kavramdır.). Ortada bir sorun varsa o sorun kesenkes çözülmelidir.
Umutsuzluksa başlıbaşına bir sorundur. (Bu bağlamda şu gerçeği
pekiyi bilmeli: Çözümsüz sorun bulunmadığı gibi çözülmesi
gerekmeyen ya da çözülmemesi gereken hiçbir sorun yoktur, var
olamaz. Dahası, başta ölüm 5 ile öldürücü sayrılıklar bulunmak üzere
bütün “sıkar”ların umarları vardır. Yalnız, “öğrenilmiş umarsızlık”la
eylemsiz kalakalırsanız – doğallıkla – hiçbir sorunu hiç mi hiç
çözemez, giderek kendiniz bir sorun durumuna düşersiniz.)
Ah, acılar denizinde yüzedurma ne denli yıpratıcıdır! Kişi;
bırakılmış, unutulmuş, kuşatılmış, yalıtılmış, yitmiş olduğunu
düşündüğünde, dahası, gerçekten öyle bulunduğunu gördüğünde,
umudunu yitirip bezginleşirse büsbütün araya gidip yokluğa
karışıverir. Umut-kırıcı etmenler tümen tümen olsa da kendini kapıp
koyuverme çıkar yol değildir, tersine, çıkmazların çıkmazıdır.
Dayanmak, yılmamak, savaşım vermek, daha geç olmadan, çok geç
olmadan bütün sorunları çözerek erince kavuşmak, giderek güzel
günler görmeye başlamak gerekir. Niceleri sorunların dayanılmaz
ağırlığı altında kala kala kopkoyu bir umutsuzluğa düşerek kendilerini
öldürmüştür. 6 Doğallıkla hepsine yazık olmuştur; dahası, başkaları,
5. Ölümün umarının bulunmadığı, bulunamayacağı söyleni çok yaygın bir
söylen olmakla birlikte, ilkel düşünüşün ürünü olan, bütün kutçaların şu ya da bu
biçimde dayanakladığı, çok az kişinin sorguladığı, sorgulayanların çoğununsa
“düşünsel özdoyurum” sayılabilecek avuntularla, demek kuramsal düzlemdeki
sözde erinçlendirici düşüncelerle benimsediği, kişiliğin en büyük, yaygın,
inmeleyici boş inançlarından biridir. Gerçekteyse yeryüzündeki bütün öldürücü
etmenleri yok edip usalmaz bir savurganlıkla kötülüklü işler için tüketilegelen
kaynakları kişiliğin bütününün iyiliği için, giderek güzel yaşam ülküsünü
gerçekleştirmek üzere kullanırsak (doğrusu, kesenkes öyle yapmalıyız), belirli
bir sürev sonra gerçek ölümsüzlüğe kavuşacağımız apaçıktır. Doğallıkla yeryüzü
“yaşamkıranlar”la, demek kişi bozuntularıyla bu denli çok
kalabalıklaştırılmışken, daha çok kalabalıklaştırılıyorken ölüm sorununu da,
öbür bellibaşlı sorunları da – düzce, kesinlikle – çözemezsiniz. Demek önce aşırı
üremeyi sona erdirip yalnızca iyi-nitelikli kişiler yetiştirmek, bunun içinse
varolan düzensizliği kaldırmak, onun yerinde doğru düzgün bir düzen kurmak
gerektir. (Bu “seçkincilik” değildir, yetkinciliktir: Yalnızca ufak bir azınlık
değil, bütün kişiler iyi-nitelikli olmalılardır.). Daha doğrusu, bu söylediklerimi
eşsürevli olarak gerçekleştirmeliyiz. Ancak, ilk ağızda şu eylemsizleştirici
umarsızlık sanısından sıyrılarak bütün boş inançları ya da söylenleri silkip atmak
gerekir. Yoksa ölümsüzlüğe kavuşulamayacağı gibi yaşam çok geçmeden
büsbütün öl(dürül)ecektir.
6. Kuşkusuz kuralsızlık tek özöldürüm nedeni değildir. Nitekim ülkemizde
değme yıl kendilerini öldüren üç bini aşkın kişi salt kuralsızlıktan ötürü
demek yaşam onlardan yoksunarak daha boyamsız, yavan, yoksul,
giderek kötü bir duruma gelmiştir. Ancak, kurtulma yolunda direşerek
başarı kazanmış, demek gönenir olmuş kişiler de vardırlar. Önem
taşıyan, kişinin günün sonunda hiçbir nen elde etmemiş, edememiş
olsa da umut beslemeyi sürdürmesi, dahası, beslediği umutları
gerçekleştirmek üzere yollar arayıp bulması, ertesi gün daha gelişkin
biri olarak o yollara başvurması, sonundaysa kurtulması değil midir!
Bilinir: Ak gün ağartır, kara gün karartır. Karanlığın dibindeki
kopkoyu karanlıkta umut besleme de, savaşım verme de alabildiğine
güç olsa da aydınlığın karanlığı önünde sonunda yenik düşürerek
bozguna uğratacağını, böylece o bitimsizce karabasanın sona ereceğini
bilmek gerektir.
Yok, bu usalmaz kuralsızlık ortamında tek yol kendini öldürme
değildir, sayılamaz. Siz kendinizi öldürünce, doğru, acı çekmeklikten
kurtulursunuz. (Ölüler acı çek[e]mez.). Gelgelelim sizin
özöldürümünüze yol açmış bütün o sorunlar kaladurur. Üstelik
başkalarına iyi örnek olacağınıza kötü örnek olursunuz. Böylece,
başka yanlışların da yapılmasıyla şimdiki çocukların yaşamları hepten
karartılmaktadır. Oysa yaşam şimdi doğruluk, güzellik ile iyilik
yolunda, demek sevi yolunda savaşım vereduracak kişileri enikonu
gereksinip istiyor. O kişilerden biri siz olmalısınız; yoksa
olumsuzluklar karşısında yılıverip yaşamı bir “iyilik savaşımcısı”ndan
daha yoksun bırakmamalısınız. “Peki, biz didineceğiz de ödülümüz ne
olacak?” diyeceksiniz. Ödülünüz güpgüzel yaşamın büsbütün kendisi
olacak. Öyleyse, söyleyesiniz a yoldaşlar, demek ilkyaz devrimcileri:
Yeryüzünde bundan iyi “ödül” var olabilir mi?!
kendilerini öldürmemektedir. Ancak, kuralsızlığın, demek su-katılmamış
karışıklık ile yozluk ortamının yarattığı duygusal-düşünsel sorunlar, aydın
olmayanların bile kendilerini öldürmelerinde bir ölçüde etkilerini gösterir.
Başkaca ülkedeki gönenç düzeyinin düşüklüğünün bir özöldürüm etmeni olduğu
ileri sürülegelse de varsıl ülkelerde özöldürüm oranlarının yoksul
ülkelerdekinden yüksek bulunması bu savı yanlışlamaktadır. Demek
başakçacılık ileri evresinde de, ilkel biçimlerinde de nice soruna yol açıp yaşamı
yok ederek birçoklarına karabasan gördürmektedir.
Gökhan Çağlayan
2024 Ekimi-2025 Bozayı
Seyhan
