ÇOBAN KÂHYA
Musa Tolu
Sayın okur,
Dünyanın her yerinde olduğu gibi bir bölgenin, bir kültürün, hatta bir ülkenin
bilinen kahramanlarının yanında ya da bir adım arkasında o yıldızlara ışık ve enerji
veren ama kendisi gölgede kalan güzel insanları vardır. Çoban Kahya da Karatepe’nin
eteğinde boy vermiş, çevresine zekası, çalışkanlığı dürüstlüğü, cesaretiyle önder ve
örnek olmuş bir kişiliktir.
Ülkemizin, halkımızın zor günlerinde toplumsal duyarlılık ve sorumluluk taşıyan
bu kişilerin hatırlanması, anılması ve unutulmadan anlatılması inancıyla kaleme
alınmıştır bu yazı.
*
Bahadırlı Aşiretinin kışlağı esas olarak Reyhanlı’dır. Yaylakları Amanos dağlarıdır.
19.Yüzyıl ortalarında birkaç oymak, Ağyol’dan Andırın ve Meryemçil Beli civarına
yeni yaylaklar aramak üzere Ceyhan nehrinin batısına geçerler. Bu grup içinden
Ahmet Kâhya ve Mehmet Kâhya kardeşler mahiyeti ile birlikte geriye dönerlerken
mola verdikleri Andırın’ın Üzücek mevkiinde, bir karantinaya maruz kalırlar.
Bölgedeki hayvanlarda ‘tabak’ hastalığı salgını vardır. Bu nedenle, sürü sahiplerine
göç ve hareket yasağı getirilir. Kışı Andırın’ın yumuşak ve nemli ikliminde geçiren
aşiret üyeleri ekoloji ve bitki örtüsünden çok etkilenirler. Yağış Reyhanlı’yla
karşılaştırılmayacak kadar fazladır. Bu nedenle bitki örtüsü zengin ve hayvanların
yayılımı için çok elverişlidir. Birkaç sene daha kalınca burayı yurt edinmeye karar
verirler. Ceyhan nehir yatağı çok verimli topraklara sahiptir. Meryemçil eteği Geben,
Kaleboynu, Sisne, Bunduk havzasındaki koyaklar yaylak için çok müsaittir.
Andırın’da kalmalarının diğer bir nedeni de o dönemde Maraş vilayeti adına,
Andırın ve Kadirli havzasını yöneten Kerim Kızı Kara Hatun’la kısa sürede oluşan
dostluklarıdır. Bölgenin otoriter yöneticisi Kara Hatun’dan gördükleri himaye, Üzücek
ve Karatepe çevresinde kalıcı olarak yerleşmelerinde önemli bir faktördür. Hatta
Ahmet ve Mehmet Kâhyalardan gelecek neslin soyadlarının “Balcılar” olmasındaki
neden de Kara Hatun’a hediye ettikleri baldan dolayıdır. Yayla dönüşünde
Meryemçil’den, Elmadağı’ndan, Geben ovası ve Seğ yaylasından ürettikleri kaliteli
ballar nedeniyle Kara Hatun, Bahadırlılardan bahsederken “Bizim Balcılar” diye
tanımlarmış onları.
Çoban Kâhya, Bahadırlı aşireti beylerinden Ahmet Kâhya’nın oğludur. Doğum
tarihi tam olarak bilinmese de ölüm tarihi kesindir: 1938. Yetmiş yaşlarında öldüğü
söylendiğine göre 1870’li yıllarda doğmuş olmalı. Asıl adı Mehmet’tir. “Çoban”
lakabı, birkaç düşük yaptıktan sonra, annesinin kutsal sayılan ve adı “Ermiş Çoban”
olan bir türbeye yaptığı adaktan sonra doğmasından kaynaklanmaktadır. Ahmet ve
Mehmet kâhyaların ölümünden sonra ailenin sevk ve idaresi Çoban Oğlana kalmıştır.
Çoban Kâhya, aşiretin kontrolü altında bulunan Bahadırlı köyünde aralıksız kırk bir yıl
muhtarlık yapmıştır. O günün Bahadırlı sınırları içinden bugün Kadirli’ye bağlı
Karatepe, Kızyusuflu, Dikenli, Bekereci köyleri ayrılarak ayrı bir muhtarlık bölgesi
olmuşlardır.
Hayatı, başta işgal günlerinde Fransızlarla ve yerli işbirlikçi Ermenilere karşı olmak
üzere hep mücadele içinde geçmiştir. Eşkıya takibinde, Pepe Nazmi’yle iş birliği
içinde Cumhuriyet’in kurulmasında ve düzenin sağlanmasında büyük çabalar sarf
etmiştir. Hazırcevap oluşu, espri yeteneği ve ironileri, Yukarı Çukurova’da dilden dile
bugüne kadar gelmiştir. İdare ve yargı erkiyle dost olduğu kadar onlarla uğraşmak,
onlara ulaşmak ve köyünün, köylünün sorunlarını ifade etmek için mizahı, taşlamayı
hiç elden bırakmamıştır.
Halbur yaylasındaki mezarı, soyguncular tarafından açılmış, hece taşı bile
çalınmıştır.
Çoban Kâhya’nın, dünden bugüne, dilden dile bize ulaşan, üç hatırası ve güç
duruma düşürüldüğü üç tuzağa karşı, nezaket ve espri ile verdiği hazır cevapları
okuyacaksın.
*
Daha Andırın’ın kaza olmadığı, ‘meclis-i umumi azasının davar gütmekten’
gelmediği, hatta ‘iki dükkânla bir fırın’dan bile yoksun olduğu günlerde Çoban Kâhya,
Nalçeken’e her yıl aynı tarihte yaylaya çıkar. Dost Andırın Nahiye Müdürü, Eşref’in
Çınarı mevkiinde karşılar Kâhya’yı. At üstünde birlikte yol alırlarken çalı dibinde
bırakılmış kocaman bir insan dışkısı ikisinin de gözüne ilişir. Müdür, müstehzi bir
gülümseme ile “Kâhya, gördün mü Kürtüllü’nün marifetini? Adam muhtar kellesi
kadar defi hacet etmiş” der. Ortamı uygun bulmayan Kâhya, pas geçer, duymamış
pozisyonuna bürünür. Kasabada birlikte yiyip içtikten sonra, Müdür hatırlı konuğunu
yaylasına uğurlar.
Havalar iyice ısınıp da meşhur zopur ve pus, teslim alınca Andırın’ı, Kâhya diğer
zevatla birlikte Nalçeken’e davet eder nahiye müdürünü.
Çadırlar kurulur, koçlar kesilir, baklavalar bağlanır. Sakız kokulu mezleğe (göknar)
dalıyla kapatılmış uzun haymaların gölgesinde servis edilir öğle yemeği. Konuklarına
ahşap kaşıkları (metal kaşık yok o zamanlar) kendi elleriyle dağıtan Kâhya, nahiye
müdürünün önüne orta boy bir çomça (ahşap kepçe) bırakır. Herkesin dikkatini çeken
bu ayrıcalığın sebebini sorunca müdür: “Müdürüm, on beş gün önce imrendiğin o
kâhya kellesi gibi b.ku çıkarabilmen için, böyle bir kaşıkla yemeniz gerekir.” diyerek
karşılığını verir yayla yolunda yediği lafın. (O sözün, “Müdürüm, on beş gün önce
gördüğün o kâhya kellesi gibi b.k ancak bu kaşıkla yenir” biçiminde olduğu da
anlatılır.)
*
Kâhya’yı faka bastırmak isteyen bir başka kişi Kadirli hâkimidir. Zekâsına ve
kurgusuna çok güvenen hâkim şahitlerle birlikte yatılı misafiridir Kâhya’nın. Akşam
yenilir içilir. Söz, sohbet, türkü, Siret faslından sonra yatma saati gelir.
Hâkim Bey’in, kurnazlığını denemesinin tam vaktidir:
-Kâhya, bize şu saate kadar gösterdiğin konukseverlik ve cömertlikten çok memnun
olduk. Ama ben ve mahiyetim yatağına düşkün insanlarız. Döşek, yastık neyse ama
mutlaka o.uruk değmemiş yorgan isteriz, der.
Kâhya, durumu anlamış, tuzağı görmüştür:
-Tabi hâkimim, emriniz olur. Siz bizim ünümüzü yeteri kadar duymamışsınız
demek. Biz sizin gibi kıymetli konuklarımızı hiç o.uruk değmiş yorganda yatırır
mıyız” diyerek rahatlığını gösterir.
Hâkim, Kahya’nın bunu nasıl becerdiğini/becereceğini veya buna nasıl ikna
olacağını merakla beklerken, serilen her yatağa bir de kamış koyar Kâhya’nın
adamları. Yatmadan önce Kâhya gerekli açıklamayı yapacaktır elbette:
-Hâkim Bey, malûmunuz bizim hane misafirsiz kalmaz. Yorganların arzu ettiğiniz
nitelikte ve temizlikte kalabilmesi için yatanların .ıçlarına soktuğumuz bu kamış
sayesinde bu güne kadar bu yorganlara hiç o.uruk değmemiştir. Biraz temkinli
yatarsanız, sizden sonra da değmeyecektir. Siz yatınca gençler gereğini yapacak. Allah
rahatlık versin, diyerek çekilir odasına( 1 ).
*
Kâhya Kadirli’de işlerini bitirince Çamlıkahve’de dinlenir. Kâhya’nın
Çamlıkahve’de olduğunu duyan Kadirli Kaymakamı, onun hoşsohbeti ve nükteleri için
hemen yanına koşar. Bu arada hazırcevap, laf altında kalmaz, ünü yaygın Kâhya’ya bir
taş atmak amacıyla hazırladığı bir kurgusu vardır kafasında.
Kâhya, Kaymakam Bey’i karşılar ve masasına buyur eder. Hâl hatır sormalardan
sonra kahveler söylenir. Güne dair sohbetler devam ederken, sigaralar tellenir. İlk
yudumlar tadılırken damaklarda, Kaymakam fırsatı yakaladığını düşünmektedir.
Aralarında şu konuşma geçer:
-Kâhya, çok sevdiğim köpeğimin bir hastalığı var. Bir türlü tedavi edemedik. Sizin
işiniz gereği bu konuda engin tecrübeleriniz vardır. Hayvan hastalıklarını baytarlar
kadar bildiğinizi işittim.
-Geçmiş olsun nesi var zağarın?
-Günden güne eriyip gidiyor. İshalini durduramadık. Aynen şu içtiğin kahve gibi
çıkarıyor.
Mesele anlaşılmıştır. Kurgunun şifreleri çözülmüştür. Hiç bozuntuya vermeyen
Kâhya, höpürdeterek derin bir yudum daha aldığı kahvesini ağzında ezerken:
-Aman beyim! Bütün kaygınız bu olsun. Siz hiç merak etmeyin. Şimdi ben ona bir
muska yazarım, dişin kesmez b.k s.çar diyerek kapatır sohbeti.
*
Kadirli’deki Fransız işgal kuvvetleri komutanı Kâhya’yı acil olarak makamına ister.
Bu çağrıyı bekleyen Kâhya komutana söyleyeceği söze, göstereceği tavra hazırlıklıdır.
Çok sert karşılar komutan Kâhya’yı. “Buyur, otur” demeden namlusu yukarı,
kabzası aşağı kuburuna soktuğu tabancası dikkatini çeker. “Silahın ruhsatlı mı” diye
çıkışır. Kâhya’nın verdiği ruhsatı inceledikten sonra; “Peki, neden namlusu yukarı?”
diye sorar.
Kâhya; “Silah bu komutan! Gücünü göstermek onun da hakkı. Onun da ağzı
havalarda, işgal kuvvetleri komutanı gibi.” diyerek karşılar tehdidi.
Komutan, bu cesaretten etkilenir; oturup konuşurlar esas meseleyi:
Komutan, Kâhya’yı çetecilikle suçlamakta, silahlı adam beslemekle itham
etmektedir.
Kâhya; yanlış bilgilendirildiğini, sabır ve metanetle Fransızların buraları terk
edecekleri günü beklediklerini ifade eder.
Terk etme lafına itiraz eden genç yüzbaşı, “Bunu nereden çıkarıyorsunuz. Çukurova
artık Fransız toprağı, Fransız müstemlekesidir.” deyince, bunun ham hayal olduğunu,
bu milletin bir ferdi dahi sağ kalırsa burada hiçbir yabancının barınamayacağı
gerçeğini yüzüne şamar gibi indirir Komutan Tayarda’nın.
*
Benzer bir hatırası da eşkıya takibi taburunun komutanı, Yüzbaşı Nazmi Bey’ledir.
Divan-ı Harp yetkisi ile donatılan komutan, hem yakalamakta hem de yargılamaktadır.
İşe eşkıyalardan önce, yardım ve yataklık edenlerden, kendi adına silahlı adam
barındıran ağa, eşraf takımından başlar Nazmi Bey. Çoban Kâhya da zanlılar
arasındadır. Bu amaçla bir manga askerle Kâhya’yı soruşturmak, etrafı tetkik etmek
amacıyla Bahadırlı köyüne gelir Nazmi Bey. Kâhya köylüleriyle karşılar müfrezeyi.
Atlar bağlanır, minderler serilir koyu gölgelere. Ama Nazmi Bey’in ağzını bıçak
açmamaktadır. Ne “hoş geldinize” ne de hal hatır sorulmasına cevap vermektedir.
Karşılıklı her iki taraf da birbirini tartmakta ve hava gittikçe ağırlaşmaktadır. Hatta
Nazmi Bey, yapılan ikramları bile kabaca reddetmektedir.
Durumdan sıkılan Kâhya, adamlarından birkaçını gizlice köyün içine yollar. Az
sonra başları kadınların çok renkli bohçalarıyla bağlanmış, sekiz on eşek ortalıkta
dolaşmaya başlar. Sessizlik devam ederken; bu görüntü Nazmi Bey’in doğal olarak
ilgisini çekecektir:
“Eşeklerin başının bağlanması da ne demek Kâhya? Nerden çıktı bunlar? Ne
anlatmak istiyorsun?” diye sorunca:
“Aman efendim, kusura bakmayın. Burada bulunmamaları gerekiyordu. Bunlar
bizim köyün, çok nazlı, konuşmaz ve boğazı kravatlı söylemez efendileri. Haşa size
karşı bir tavrımız olamaz.” der.
Durumu anlayan Komutan gülerek çözülmüş, dostluk ve işbirliği ortamı oluşmuştur
aralarında.
*
Kâhya’nın, hazırcevap oluşu, espri yeteneği ve ironileri, Yukarı Çukurova’da dilden dile
bugüne kadar gelmiştir. İdare ve yargı erkiyle dost olduğu kadar, onlarla uğraşmak, onlara
ulaşmak ve köyünün, köylünün sorunlarını ifade etmek için mizahı, taşlamayı hiç elden
bırakmamıştır
Musa TOLU: 1955’te Andırın’ın Beşbucak Köyünde doğdu. Düziçi İlköğretmen Okulu’nu, Ç. Ü. Ziraat Fakültesi’ni bitirdi. Çukurova Üniversitesi ve Sabancı Holding bünyesinde uzman mühendis, yönetici olarak 25 yıl çalıştı. Sözlü halk kültürü üzerine inceleme ve derleme çalışmaları yaptı. Folklor araştırmaları konusunda üç kitabı (ÇFÜM 1,
ÇFÜM 2, ÇFÜM 3) yayımlandı.
(İletişim: musatolu@gmail.com)